Yeni Ev Kokusu…

Standard

IMG_0775   Tebdil-i mekanda bereket var(mış)…

Taşındık. Yepyeni bir ev. Yeni araba kokusu vardır ya, yeni ev kokusu da varmış. İnsan anılarının henüz sinmediği bir evi daha boş, daha   tozsuz, daha ferah algılıyormuş.

Aslında ben eski eşyaları severim. Hatta eskicileri gezer, başkalarının yıllar boyu kullandığı, üzerinde yemek yediği, kiminde oturup sohbet ettiği, kimilerine yaslanıp ağladığı, hatta bazılarının üzerinde seviştiği insan kokan eşyaları toplarım. Onlara yeni boyalar sürer, renkli kumaşlarla kaplar, onları yeni bir hayata hazırlarım. Bir nevi yeni bir şans sunarım. Eski sahiplerinin, durdukları karanlık duvar köşelerinin, pencere kenarında yüzlerini solduran güneşin onlardan aldıklarını unutturacak yeni bir ev, yeni bir köşe, yeni hayat arkadaşları… Yorgun yüzleri güler yeni sohbetler, insanlar girdikçe hayatlarına. Eskilerini anarlar mı bilmem ama ben eskileri severim. Onları severken de, onlara tutunmayıp, yenilemeyi bilirim.

İşte bu yüzden yeni ev de yeni bir hayat bana. Bilmem kaç metrekareküp hava solu solu eskimez belki, ama ufacık tartışmalar, kalp kırmalar onu ağırlaştırır. O zaman havası kaçar evin. Yeni hava basamayınca da durulmaz olur. O zaman tebdil-i mekan iyidir, can verir.

Koskocaman bahçe içinde azı dişi gibi sivrilen sağlam bir evimiz vardı. Kar yağdığında mahsur kalınan ücra bir köşede, bir o kadar yalnız ama Dafne’nin sesiyle çok kalabalıkmış gibi ısınan, eski ama güzel bir ev. Ev sahibimiz tam bir İstanbul beyefendisiydi;  75 yaşlarında hala her hafta 3 kez tenis maçı yapan, yıllarca kitapçılıkla uğraşmış, kibarlığı üzerinde en doğal haliyle taşıyan bir adamcağız.  Oğlu ve kızı olmasına rağmen, bir torunu olmamış. Dafne’yi görür görmez, doğal bir aşk başlamıştı aralarında ve  torun özlemini cep telefonunda taşıdığı Dafne’nin fotoğrafıyla ve  evimize ziyaretlerle dindirir olmuştu. O evi kimbilir belki de sadece bu özlemin ufak bir merhemi olmak için tutmuştuk. Bir de şehirden uzak olup, kendimize yakın olmak için.

Çok güzel paylaşımlar, yemekler, kahkahalar da gördü o ev, çok şiddetli tartışmalar, vazgeçmenin eşiğine gelişler de… Biz oraya ruhumuzun küçük izdüşümlerini bıraktık ve zamanı gelince de pılımızı pırtımızı topladık; yeni bir eve doğru yol aldık.

3 gündür yaşadığımız ev “yeni” kokuyor. Ahşap kepenkleri ile bizim yeni hayatımızı içine alıverdi, bize yeni bir başlangıç hediye etti. İlk iş bir yerlere imzamı atmak için, kırmızı bir duvar boyadım. Eskiciden aldığım bir koltuğu da renkli kuşlarla süslü mavi bir kumaşla döşetip, kırmızının önüne yerleştiriverdim.  Unutmadığım ama sarılmadığım “eski”yi, yeni evimde yeni duvarımla tanıştırınca en çok Dafne’nin yüzü güldü; bu ikiliye bayıldı, sevinç çığlıkları attı.

Ben de onun çocuk çoşkusu kadar olmasa da sevindim.  Yeni bir hayata başladığımıza. Eskiyi arkada bıraktığımıza. Şu anın koynunda olduğumuzu hatırladığımıza.

Şimdi hemen girişte kara tahta boyası ile boyadığım duvar beni bekliyor. Üzerine  resimler çizeyim, yazılar yazayım, yeni hayatımızı buraya boyayayım diye. Ve yeni evimiz bizim nefesimizle ısınıyor.

İnsanın evi kalesi demişler; bence ondan da öte. İnsanın evi hayatının sinema perdesi; hatta insanın ta kendisi! O kapıdan içeri dünyanın tüm çerçöpünü,  ağır kaosunu da sığdırmak mümkün. Tüy kadar hafif huzuru ve sessizliği de….

Herkesin evi tazelik, huzur, neşe dolsun; tüm gürültüler uzak olsun….

Samsara…

Standard

Biri bana “Yapmaya devam et ve hayatın güzel sürprizleri gelecek, göreceksin” dedi.

Devam et dediği şey bir nefes egzersizi.

Nefes alıp veriyorsun, hergün, her an yapmaya alıştığın gibi. Ama hergün yapmadığın şey, bunu farkındalıkla yapmak.  Ciğerlerini dolduran havanın burnundan bedeninin derinliklerine uzanan yolu boyunca ona refakat etmek, dışarı çıkarken onunla birlikte aynı yoldan dönmek. İçimize yolculuğun belki de en kolay yolu bu… Her an yaptığımız ama otomatiğe bağladığımız, bizi hayatın kendisine bağlayan ama bizden  yeterince özen görmeyen NEFES…

Nefes beklenen anlamda bana sürprizler getirir mi, bilmiyorum… Ama yoga gibi bana getirdiği bir hediye var: Sadelik. Anda olmak, anda kalmak, geçmişten gelen ve gündelik tüm yüklerden sırtımı kurtarıp, dikleştiren bu iki şey, nefes ve yoga, beni sadeleştiriyor. Köpük köpük zihnimi sarmış düşünceleri berrak bir su gibi durulayıp, belki de bebek tazeliğine geri döndürüyor.

Kolay şey değil sadelik… Üzerimize katman katman giydirilmiş kimlikler, statüler, öğretiler varken, çırılçıplak soyunup, o hale alışabilmek, o halde kalabilmek inanılmaz bir güç istiyor. Gücün adı nefes. Bize verilmiş en büyük hediye. Ölümle aramızdaki incecik çizgi; oysa hiç ölmeyecekmişiz gibi onu hafife alıyoruz. Hiç kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz sevdiklerimize zaman zaman davranmaktan çekinmediğimiz gibi ona da hoyratça davranıp, ilgisizlikle yaklaşıyoruz.

Nefesimi dinleyip, ona hak ettiği ilgiyi vermeyi denedim. Nefesimi hissedip, anın basitliği ve mutlaklığı ile başbaşa kalmaya çalıştım. Yapamadım.  Bir nefes, iki nefes, bilemedin üç tamam da, sonrasında zihnim kurbağa gibi oradan oraya zıplamaya başladı. “Bu işlerin durumu ne olacak? Dışarıdaki rüzgar da ne, fırtına mı geliyor? Dizim ağrıyor, nasıl incittim acaba? Karnım acıktı. Kalbim kırık.”  Gibi onlarca düşünce zihnimi istila etti ve benim nefesle olan randevumu sabote etti. Hoooop gitti sadelik, geldi düğüm düğüm olmuş  hayat  yumağı; çöz çözebilirsen.

Benden spirituellik yolunda bir halt çıkmaz diyecekken aklıma daha geçen hafta izlediğim bir film geldi. Adı Samsara.

Film 5 yaşından beri tapınakta yaşayan ve son 3 yılını bir mağarada tek başına, dünyevi herşeyden uzaklaşmak üzere meditasyon yaparak geçiren genç bir budist rahibin öyküsünü anlatıyor. Gel gör ki, mağaradan çıkarıldığı gün bir kutlamada bebeğini emziren bir kadının gögsünü  görünce, dünyevi arzulardan  arınmak için verdiği tüm uğraş boşa gidiyor. Sevişmek, hep sevişmek uğruna tapınağı terk ediyor.

Bir damla suyun buharlaşmasını nasıl önlersin?”sorusuna “O damlayı denize atarak” önergesiyle cevap veren bir film bu.

Hepimiz birer damlayız. Belki de birbirimize karışarak  büyüyoruz, gelişiyoruz  ve buhar olup uçmaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Ama belki de buhar olup uçmanın hafifliğini kaçırıyoruz bu yüzden.

Benim şu nefese hakim olamama, henüz sadeleşme yolunda çok acemi çaylak olma durumum son derece insani. Yani ben öyle olduğuna karar verdim. Budist rahip bile baş koyduğu yoldan anlık bir tutku ile çıkabiliyorsa, ben 3-5 soruyla nefes hakimiyetimi kaybetmişim ne yazarJ

Bu arada Samsara Sanskritçede ruhun değişik dönüşüm aşamalarından geçmesi anlamına geliyormuş. İnsanın aydinlanmaya ulasincaya kadar yasadigi farkli varolus bicimlerini bir sözcüğe sığdırmışlar. Ne sihirli bir sözcük…

Nefesten girip Samsara’dan çıkmayı beklemiyordum bu yazıda. Ama yazmanın en güzel yanı bu benim için: Bir sonraki kelimem ve cümlem hep sürpriz bana… Belki de yazının başında bahsettiğim, nefesle bana gelecek olduğu rivayet edilen  hayatın güzel süprizlerinden biridir bu da… Sürprizin büyüğü küçüğü olmaz, hayatın elinden sunulan her türlü hediyeye kapım açık…

Daha da uzatıp, bambaşka kıyılardan çıkmadan: Nefesiniz derin, samsaranız daim olsun…

 

samsara

Tersim ters…

Standard

İlham karaborsa olunca, kağıt kalem öksüz kalıyormuş.

Evet, başıma gelen bu: Ya-za-mı-yo-rum.

İçime bakıyorum, bir olta atsam, oradakileri tutup, kağıdın üzerine çıkarsam diye; BOMBOŞ. 

Her şey kötü gidince, benim içim sus pus oluyor. Hayat tatsız şeyler bağırınca, ben geri bağıramıyorum.  Dilim tutuluyor. Kalbim atmıyor, ellerim yazmıyor.

İşte bu halde, yogaya gittim. O koca stüdyoda minicik halimi hissedip, bedenimi bu tutukluk halinden kurtarmak, boş içimi dinlemek için. Sadece eğitmenin talimatlarına uyup, aşağı, yukarı, sağa, sola hareket ederken, içimde birikmeye başlayan gözyaşlarını hissederek akışa uydum. Bir yandan “neden olmuyor, neden akmıyor artık hayat, neden bu terslikler?” diye düşünürken, hiç yapamadığım, daha doğrusu korkudan yapmaya yeltenmediğim başüstü duruş pozu çıktı karşıma. Denemeye niyetim yoktu aslında. Ama birden deneyesim geldi, herşey tersken neden ben de ters durmayım ki? Hayatım baş aşağı olmuşken, bedenim de uyum sağlar belki derken; koydum kolları yere, yerleştirdim kafamı arasına, ilerlettim bedenimi başımın üzerine doğru ve bıraktım: ne olacaksa olsun….

Yaptım. Tüm gövdemi başımın üzerinde kaldırdım ve öylece durdum. Dünyaya tersten baktım. Bildiğin kafaüstü duruyorum, 36 yıldır ayaküstü durmaya alışmış bedenimi kafamın küçük bir alanının üzerinde taşıyorum. Amanin yaptım işte!!! Ve gördüm:

head Dünyaya tersten bakınca, ters olan şeyler düz gözükmüyormuş. Ama insan yapamayacağını düşündüğü bir şeyi yapınca, kaybettiğini düşünmeye başladığı güven usul usul geri geliyormuş.

İlla düz olmak gerekmiyormuş.

İnsan korkuları bir anlık cesaretle yenebiliyormuş.

 Herşey berbat giderken, kafada “Batsın bu dünya” çalarken, binbir türlü küfür hazırda  beklerken, olağan dışı    bir adım tıkanıklığa iyi geliyormuş.

Dünyaya tersten bakmak çok iyi geldi bana. Deneyin! İlla başınızın üzerinde durun demiyorum. (Hatta sakın nasıl yapılacağını bilmeden, denemeyin) Ama yapmadığınız, yapmaya yeltenmediğiniz bir şey yapın. Siz de hayatı şaşırtın.

Kendinizi şaşırtın!

Not: Bu yeni hayat duruşumdan çevrem şikayetçi. Evde, ofiste her an kafayı yere koyup, ters durasım geliyor:-) Kocam “aman iyi ki, kırk yılın başı bedensel bir şey başardı, yandık artık” bakışları fırlatıyor, Dafne beni öyle görünce korkuyor… Hayat denen şey de kulağıma fısıldıyor: “Bunun da cılkını çıkarma”….

Hevesimi alayım, düze çıkıcam:-) Her anlamda, inşallah….

TEKRAR DENE VE SEV: YOGA…

Standard

Bundan 3 yıl önceydi. Bir gün tüm tembelliğimi ve mideme olan düşkünlüğümü bir kenara bırakıp, çalıştığım şirkette öğlen verilen yoga dersine katılmaya karar verdim. Derse gitmek demek, öğle yemeğini kaçırmak, yemek sonrası sigara keyfini feda etmek, en önemlisi popoyu bir yerde jöle gibi yaymaktan vazgeçmek anlamına geliyordu. Nasıl bir haleti ruhiye içindeysem, rutin zevklerimi bir kenara koyup, kendimi yogada buluverdim. Bulmaz olaydım!!! Belli ki derslere girenler benim gibi öğle tatillerini keyif peşinde geçirmiyorlar, sıkça yogaya geliyorlardı. Onlar ne hareketler oyle, ne duruşlar, ne biçim nefes almalar. 3-5 hareket derken, kaslarım felç geçirecek sanıp, panik olmaya başladım. Hoca “Pınar, bravo, nefesleri çok doğru alıyorsun ilk dersin olmasına rağmen” diyor. “Ne doğru nefesi! Ben yaşamaya çalışıyorum, can havliyle alınan nefesler bunlar” diyesim var ama bedenim gibi dilim de paralize olmuş. Ya ne işim var benim burada diye kendimi yerken, bir yandan da hırs yapıp, her poza girmeye çalışıyorum. Böyle görmüşüm ben: bir misyon varsa, başarana kadar zorlayacaksın! Hayatı zorlamaya alışmışım, kendimi zorlamaya, ilişkilerimi, işimi gücümü, herşeyi sonuna dek zorlamaya…

O yoga dersinden gözü yaşlı çıktım. Hem her yerimin ağrısından, hem de yenilgiden dolayı belki bir parça da… O günden sonra bir hafta kollarım, bacaklarım, karın kaslarım ağrıdı. Her seferinde küfrettim “Ne işin vardı yogada?” diye kendime. Öğlenleri yemeği ve sigarayı arttırdım, o günün telafisini yapayım diye. Ve yogayı bir daha açılmayacak bir kutu ile zihnimin en karanlık köşesine kaldırdım. Sonra bir gün, o kutu kendine kendini devirip açıldı mı, yoksa ben kapağı kapatmayı mı unutmuşum, bir anda yoga çıkageldi yeniden aklıma. Aman yok, ne berbat bir tecrübeydi o diye kovuşturmaya çalışsam da, gitmek bilmedi. O zamana kadar yoga yapanları “mazoşist”, hele hele yoga eğitmeni olmaya karar veren bir arkadaşımı “deli” ilan etmiştim. Tekrar yogayı denersem, ben de bu sıfatlardan nasibimi alacaktım.

Ama ben biraz deliyimdir zaten. Sevmediğim şeyleri belki de bir gün severim diye, tekrar tekrar denerim. Mesela ciğer hiç sevmem ama önüme ciğer konulursa, illa ki denerim. İnsan değişir deyip duruyorum ya, beğenileri de değişiyor. Sevmediğim enginar ve kereviz, bu “tekrar dene ve sev” deneylerim sonucu şu an vazgeçemediklerim haline geldiler. Sadece yemek ve aktiviteler değil, bazı insanlar da bu tekrarlardan sonra kalbimdeki seviyelerini değiştirdiler.

Neyse, sonuçta aradım bir yoga merkezini ve ilk yoga dersine gitmeye karar verdim. Gittiğim ders ileri seviye çıktı, neyse ki o ilk tecrübemi anlattım da, beni geri yolladılar “Bu derse girersen, yine benzer ve yanıltıcı duygularla ayrılabilirsin” diyerek. Yılmadım, ertesi gün önerilen derse girdim. Ne de iyi ettim! Bir ders, iki ders, üç ders derken, derslerin sayısını bilmez oldum. Her derste bedenim ile ruhum arasında eşsiz renklerde bağlar, değişik değişik köprüler kuruldu. Zihnim dinginleşti. Zaman zaman istemsiz gözyaşları beni şaşırtarak gözlerimden aşağıya atladılar. Zaman zaman çok zor hareketlerle karşılaşınca yeni tutumum beni derinden etkiledi. Eskiden zorlayan ben, şimdi yapabildiğim yere kadar devam ediyorum, yapamadığım kısımda kabul ediyorum, bir sonraki sefer tekrar denemek üzere o konuyu bir kenara koyuyorum. Ben bildiğin teslim oluyorum!

Hayatımda mutlak teslimiyeti yaşadığım tek yer yoga matımın üzeri, “şimdi”de olduğumu gerçekten hissettiğim tek an yoga yaptığım zaman, içsel savaşlarımı sevgiyle ve kabullenmeyle birer birer saldığım tek hayat dilimi yin yogada hareketsiz kaldığım pozlar…

İtiraf ediyorum ki beni düzenli olarak kendine bağlamış tek fiziksel aktivite de yogadır. Kaç kez spor salonlarına deli paralar verip, 1 hafta gidip, sonra bir daha adım atmamışımdır. Bu yüzden birçok spor salonunun muhtemelen en sevdikleri müşterisi ben oldum yıllar yılı. Ama şimdi, herşey yoga ile değişti. Ben değişmekteyim. Bedenim değişiyor, güçleniyor. Bu bedensel değişim sırasında ruhum da esniyor, zihnim de…

Şimdi yeni bir yola adım atmak üzereyim. Müptelası olduğum yogayı hayat felsefem haline getirmek, bu konuda daha da derinleşmek için, yoga eğitmenliği eğitimine başlıyorum… Yoganın her insanın hayatına olumlu etkileri olacağına eminim. Ve kimbilir belki ben de yogayı çevreme öğreterek, bir katkıda bulunurum….

Bu arada ben bunları yazsam da, sürekli derslere girsem de, evde en yogi kişi Dafne. Özellikle başaşağı pozlarda kendisi doğuştan yetenekli. Üstelik baş aşağı gelmesi gereken doğum zamanı, ters durup, inatla dönmemişti. Ama belli ki , aslında pek de iyi biliyormuş bu pozu:-)

Yogayı denemeyeniniz varsa, şiddetle denemenizi öneririm. İlk seferde sevmezseniz yada sevmediyseniz, mutlaka benim tekrar deneyip sevme yöntemimi uygulayın. Size katacakları tahmin edebileceğinizden çok çok ötede… Kendinize yoga ile bir şans verin…

 

NAMASTE…

yoga resim

 

Sevgi denen eşsiz dua…

Standard

prayerSevgi, en doğal duadır. Yüreğinle edersin, bir tebessümle mühürlersin.

Sevgi, bedeni, maddeyi aşıp; ruhu gören, ruha duyulandır.

Sevgi, söze gereksinim duymaz; sessizce yaşanır. Anlatılmaz; zaten anlaşılır.

Sevgi, özgürlüktür. Kendine ve sevdiğine kanat takmak, “Uçmanı istiyorum” demektir.

Sevgi, korkusuzdur. “Benim ol” demez “benimle ol ama kendin ol” der.

Sevgi bağımsızdır. Kişiye, hatta sevenin kendisine bile bağlılığı, verdiği sözü yoktur.

Sevgi, ruhun beslendiği yağmur; hayatın yeşerdiği topraktır.

Hal böyleyken, şaşıyorum halimize… En başta kendime… Yıllar yılı sevgiye adlar, kişiler yakıştırmama. Sonra onları kafese koyup, aman sakın uçup gitmesinler diye tutmama. Severken boğmama, boğarken nefessizliklerini anlamamama.

“Sevgi toplumun bir öğretisidir” derdi çok saygı duyduğum bir kişi. Saçma bulurdum. Şimdi anlıyorum aslında ne dediğini. Çünkü bizlerin sevgi diye adlandırdığımız sahiplenme duygusu, gerçek kaynaktan uzak, sevgiden bağımsız, öğrenilmiş bir duygu. Bizler seviyoruz derken, “benim olmalısın” diyoruz. Oyuncak bir bebeğe sarıldığımız, onu hayatımızın her köşesine taşıdığımız gibi sevgiyi de çekiştiriyoruz. Egomuza ters düşmesin diye, onu kendimize benzetmeye çalışıyoruz. Sevgi uğruna (!) ağlıyoruz, kavga ediyoruz, hatta cinayetler işliyoruz. Sevgisizlikten korkuyoruz. Korku ile kimi zaman kendimizden vazgeçiyoruz. İşin kötüsü, bu hallerde sevginin yakınından bile geçmiyoruz.

İnsan anne olunca sevginin en koşulsuzu ile tanışıyor. Senin bir parçan, sen olmaktan çıkıyor, bir birey olarak büyümeye, serpilmeye başlıyor. Artık “O benim” duygusu yok. Artık “O iyi olsun” duygusu var. Çünkü O hep benimle kalmayacak. Bunu kabullenmek ve onun için kendin için dilediğinden bile fazlasını dilemek, hep ama hep iyiliğini istemek, seni itse de sevmeye devam etmek… İşte gerçek sevgi bu.

Benim kızım babasını benden çok seviyor. Bu benim ona duyduğum sevgiyi azaltmıyor. Oysa bir erkek başkasını senden çok severse, kıyamet kopmuyor mu içinde? “Yazıklar olsun”’dan, “Beni tekrar  sevsin”e giden ince yolda saçma sapan duygu ve davranış silsilesi ile sarsılmıyor musun? İşte orada durup bir düşünmek lazım. Sen gerçekten karşındakini mi seviyorsun, yoksa onun sana hissettirdiklerini mi? O hisleri geri çekince, seni kendinle bırakınca, içinde koca bir boşluk mu oluşuyor? O zaman dostum, senin hissettiğin sevgi değil… Çünkü gerçek sevgi, koşullara bağlı değildir. Ya vardır, ya yoktur. Gerçek sevgi ağlatmaz, acı getirmez. Çünkü senin güzel bir parçan olmuştur… Sevgi sensin… Kimse değil…

Sevgi özgürleştirir. Seni, tüm kötü duygulardan arındırır. Çünkü hepsinden güçlüdür. Seni büyütür; çünkü ruhunu sınırsızca besler. Seni korur; kendinden…. Seni, kendinle başbaşa kaldığında, en büyük yalnızlıklarda bile dolu dolu hissettirir. Sevgi bir his değildir, değişmez. Sevgi bütünlüktür; ruhunun tutarlı bir bütünlüğü… Sevgi, kendi kişisel cennetindir.

Dafne’ye duyduğum koşulsuz sevgi, sevgiye dair tüm düşüncelerimi sildi, süpürdü. Yerine sadece hisleri koydu. Çünkü sevgi düşünceyi sevmiyor(muş). Sevgi, gözlerini kapattığında, kendinden, egondan bağımsız ettiğin sessiz bir duaymış…

Amin….

ALIN BAKALIM ÖLÇÜNÜZÜ…

Standard

olcu2Bir bilgeye sormuşlar:

“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?

“Terzimi severim,” diye cevap vermiş.

Soruyu soranlar şaşırmışlar:

“Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?”

Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:

“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.”

 

Dünya değişir. Sürekli. Hızla. Hergün gazetede yeni bir şey okuruz, ekonomi değişir, dolar iner çıkar, merkür geriler, ilerler, neptün sapıtır, Afrika ormanlarında bir aslan bir geyik peşinde koşar, sabah mutlu uyanan geyikten akşama bir şey kalmaz. Cüzdanınıza para girer, çıkar. Leylekler göç eder, ayılar uyur. Boğaz’dan hergün başka başka şilepler geçer. Bugünkü dünyanın yarın aynı olacağını kimse iddia edemez. Bugünkü mutluluğun yarına aynı şekilde uyanıp uyanmayacağını kimse bilemez.

Ama biz insanoğlu, kendi cinsimizi pek iyi tanıdığımızı, bir insanın bugün neyse yarın da o olacağını iddia ederiz. Hatta bununla ilgili yedisinden yetmişine uzanan özlü sözler türetiriz. Bu bilmişliğin nasıl bir yanılsama olduğunu kendimize bakıp, nasıl görmeyiz, bir türlü anlamam.  Ey be insan, 18’indeki sen ile bugünkü sen bir misin? Hamuruna çeşit çeşit hüzünler, tutam tutam farkındalıklar, buram  buram tecrübeler katılmamış mıdır? Hayat denen şey bu kadar düz müdür de, sen hiç sapmadan aynı çizgide gideceğini varsayarsın? Bugün kötüydün de, yarın bir daha iyi olamaz mısın?

Yooook, elbette sen iyi olursun ama başkası olamaz, değil mi? İşte, ilişkilerimizdeki en büyük hastalık. Karşımızdakinin ölçüsünün hep aynı olduğunu varsayma hastalığı. “Ay, bu bana bunu dedi, bana bunu yaptı, demek ki bu şöyle insan, böyle insan. “ Vay be, hepimiz çözmüşüz insan psikolojisini, ölçmüşüz, biçmişiz, sonra da dikip, o insanın defterini  kapatıvermişiz.

Ben kapatamam. Bende affetme hastalığı var.  Gerçekten. Ben affederim. Bilirim ki, bana hatalı davranmış biri aynı insan olarak kalmayacak. Hayattaki yolunda fırtınalar, güneşli günler, hüsranlar, coşkular yaşayacak ve bunların hepsi onu yoğurup başka başka insanlar haline getirecek…her gün, her yıl, her yaşamda… Bana yaptığı hata bile onu değiştirecek, ruhsal DNA’sıyla oynayacak, o yarın uyandığında bugünkü kişi olmayacak. Pollyanna’ca bir yaklaşım değil benimki. İnsancabir yaklaşım. Kendimden biliyorum en yakın. Bu yıl geçen yılki ben değilim, bugün dünkü ben de değilim. Ben değişiyorsam, başkalarının sabit kaldığını düşünme çifte standartlığı da ne haddime?

Bundan yıllar evvel bir dostum bana üstüste birkaç hata yaptı. Sonunda dayanamadım, dedim ki “Ya X, dostuz diyorsun da sürekli bana kazık atıyorsun, neden?”  Cevabı şaşırtıcıydı: “Affedeceğini biliyorum da ondan”  Evet, aptal olduğum düşünülebilir. Affetme hastalığımın başıma iş açtığı da. Ama öyle değil. O sık sık affettiğim dostum bugün hala dostum. Ve ben “Acaba yarın da bana kazık atar mı?” paranoyası ile yaşamıyorum.  Atarsa o da bir şey öğrenir, ben de… O da değişir, ben de… Her an olduğu gibi… Ama inanıyorum ona. Çünkü onun ölçüsü, bana o lafı söylediği zamanki gibi değil. Dünyayı gezdi, dolaştı, açlık, yokluk, felaketler gördü; mutluluğun en tepesinde güneşe de yaklaştı, dünyanın ücra köşelerinde çukurlarda da uyandı.  En önemlisi severek değişti. Her nefeste gelişti. Aynı benim gibi… sizin gibi…

Bir arkadaşım ilk gençlik yılarında bana yaptığı bir haksızlık yüzünden af dilemişti benden yıllar önce. Belli ki benim affetme hastalığından muzdarip olduğumu ve çoktan affedildiğini bilmiyordu. Ağlamıştım onu öyle görünce. Sarılmıştım ona. Sonra şımarıklık yapmıştık birbirimize ve hayata kaldığımız yerden devam etmiştik.

Yıllar önce ben de bir arkadaşıma yanlış yaptım.  Ayıplanan cinsten bir yanlış. Kendi  güvensizliklerim ve sevgi arayışımda, onun alanına müdahale edip,  onu görmezden geldim. O zaman yaşım 19’du. 18’imi geçince hayatı otomatikman çözdüm, yetişkin oldum, yani bildiğin “ben artık oldum” havalarındaydım.  O densizlikle yapılmayacak olanı  yaptım. Ve bu yüzden arkadaşlığımız bitti. Ve herşey orada kaldı. Ama ben kalmadım. Ben büyüdüm, öğrendim, gördüm, ağladım, sarsıldım. Yıllarca rüyalarıma girdi. Onu her gördüğüm rüyada yine arkadaştık.  Oysa gerçekte birbirimizi birkaç milyon ışık yılı uzaktık. Hala da öyleyiz. Bazen düşünürüm; acaba ben de onun rüyasına giriyor muyum hiç? Acaba benim ölçülerimin 19 yaşındaki ben ile aynı olmadığını hesaplıyor mudur? Yoksa 19’unda neyse, 99 unda da odur diye özlü sözlere mi sığınıyordur? Acaba onda da affetme hastalığı var mıdır?

Onun karşısına çıkıp, af dileyemedim hiç. Çok, çok uzağız çünkü. Benim o uzaklığı aşacak kadar büyük adımlarım yok şu an. Ama adımlarımın ulaştıklarından af diledim hep. Yanlış olduğumu bildiğim hallerden, farkındalık yaşadığım zamanlara uzayınca boyum, adımım da uzadı…

Aslında diyeceğim şudur: Soruların cevapları hep bizde. Bir başkasının değişemeyeceğine mi inanıyoruz? O zaman kendimiz kalas kadar katıyızdır. Başkalarının değişebileceğine inanıyor muyuz? O zaman hayat gibi esneğizdir.

Yarın bakın bakalım, içine uyandığınız gün dünkü ile aynı mı? Bakın bakalım, siz aynı mısınız? Cevap ne ise, herkes de aynı o dediğinizden… O zaman siz karar verin, 7’si ile 77’si bir mi? Bir olabilir mi?

Alın bakalım ölçünüzü….

olcu

Tüm bunlar daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak…

Standard

Tüm bunlar daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak.”

Dün Bulut Atlası filminden çıkarken zihnimde kalan mesaj… Bu mesaj tam tamına bu cümle şeklinde daha önce de karşıma çıkmıştı. Peter Pan filminin ilk cümlesiydi. Bir de Çin’de yaşarken hiç sektirmeden her akşam izlediğimiz Battlestar Galactica’da geçmişti:  Tüm bunlar daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak….

Çeşitli anlamlar kazandı bu cümle benim için. Birçok şekle girdi, çıktı, hayat kazandı, tekrarlandı, yandı, söndü. Hem sırrı çözüldü; hem sır kaldı.  Cümle benimle konuştu. “Pınar” dedi “Bu yaşadıklarını özel sanma, sadece sana dair, özgün sanma; yaşandı, yaşadın, yaşanacak, yaşayacaksın. Yine, yeni, yeniden. Evren nefes almaya devam ettikçe. Senin nefesin kesilse de, bunlar yaşanacak, sen tekrar nefes almaya başladığında, sen yaşayacaksın.”

Bu insanoğlunun yada evrenoğlunun içinde salındığı bir döngü müdür? Hem iyi, hem kötü bir kehanet midir? Kırmamız gereken bir zincir  midir? Çok düşündüm, sonra her bireyin önce kendi zincirine gözatması gerektiğine inandım.

Hatalar, bizim güzel hatalarımız. Ben hatalarımı severim. Onlardır beni ben yapan. Beni uyandıran, soğuk bir duş gibi, yaşadığımı hissettiren. Yeniden başlamama önayak olan. Hatalarımdır beni yürümem gereken yollara sokan; gerçek dostlarımın kimler olduğunu gösteren.  Ancak  benim güzel hatalarım kendilerini  tekrarlamaya başlayınca sevilmediğine inanan bir kadın gibi çirkinleşiveriyorlar.

Hani bazı zamanlar vardır: “Bu neden hep benim başıma geliyor? Neden hep aynı hatayı yapıyorum? Neden hep aynı tip insanları hayatıma çekiyorum? “ ve benzeri soruların kafamızda çın çın çınladığı anlar.. İşte o zamanlar, benim dönüp içime baktığım zamanlardır. Kapağı kaldırıp, içimde kendini loop’a almış olan hatamı düzeltmem gerektiğini farkettiğim, aksi takdirde hayatımın aynı sarmalda devam edeceğini bildiğim zamanlar. Aman ben o kapağı ne zaman açacağımı çok iyi bilirim, çok da ermişim, bir dudağım yerde, bir dudağım gökte gibi bir durum yok elbette. Ama herkes kendine göre bilir, o doyma noktasını, o çok kırılmayı daha fazla kaldıramayacak olan hayatımızın “kırılma noktasını” … İşte o kırılma noktalarında nasıl davrandığımız çok önemli bence. Ya “tamam” ya “devam” demeli. Tamam, yeter artık, dersimi alma zamanı, aynı hatayı, aynı döngüyü tekrarlamayacağım. Devam, ben daha dersimi almadım, zaten pek bir şey de anlamadım, ben ne yaptım ki şimdi, ne olacaksa olsun… Seçim, öz seçimimiz… Ağlamadan, sızlanmadan sonucunu kabullenmek öz sorumluluğumuz. Ama bilmemiz gereken: Bütün bunlar yaşandı ve tekrar yaşanacak… Biz zinciri kırıp, dışına çıkmazsak….

Aynı durum bireysel hayatlarımızdan çıkıp , yarattığımız kolektif yaşama, bilince baktığımızda da geçerli. Hep birlikte yarattığımız enerji, an, geçmiş, gelecek; hepsi kendi kendini tekrar eder halde, değil mi? Değişik versiyonlarla aynı tip hatalar, dünyanın bir ölüp, bir dirilmesine yol açıyor sanki. Sürekli ileri gidiyor gibi görünen, her medeniyetle kendini aşan insanoğlu gerçekten de ilerliyor mu acaba? Yoksa her yeni yüzyıl kendi günahları ile bir öncekinin aynası mı? Bu gibi sorular birey olarak hepimizi aşan, cevaplarını içtenlikle bilemeyeceğiiz gizemler taşıyor. Ancak kendimize dair soruların cevapları içimizde; çok net bilebileceğimiz, tanıyabileceğimiz formlara sahipler. En azından onlarla yüzleşmek gerek… Belki herbirimizin kendi içsel çözülmesi, kırılan kendi zinciri, evrenin zincirini kırmakta bir aşama olur. Ya da olmaz… Ama kendi mutluluğumuz için denemeye değmez mi?

Ben karmaya inananlardanım.  Öldükten sonra tekrar doğar mıyım? Doğarsam nerede, hangi koşullarda doğarım, bugünkü günahl- sevap dengem  beni böcek mi yapar çiçek mi, bilmiyorum ama bildiğim şey karmanın önce  insanın mevcut hayatında kendini gösterdiği. Başınıza gelenlere verdiğiniz tepkiler, affetmek yada affedememek, hataları tekrarlamak yada tekrarlamamak, iyiliğe inanmak yada inanmamak, öfke ile mi sevgi ile mi dolu olduğunuz, bunların hepsi bu hayatta zaman içinde sizin ulaşacağınız yükseklikleri belirliyor. Dünyayı ve kendinizi affetmezseniz, aşağılarda bir yerde kimbilir belki de yine memnun şekilde sürdürürsünüz yaşamınızı.  Affetme, hoşgörü, bilinç ile dolmaya başlarsanız, hayat sizi suyun kaldırma gücü gibi kendiliğinden, hiç zorlamadan, yukarılara doğru taşır. Herkesten, herşeyden yukarılara çıkmayı kastetmiyorum; hayatı daha üstten, daha yorulmadan izleyip, keyif alabileceğiniz bir manzarayı anlatmak istiyorum.

Eğer yıllar önce başıma gelmiş olan çok yüksek şiddetteki birkaç travmaya takılıp kalsaydım, şu anda bu satırları yazamazdım. Çünkü kurban psikolojisinin getirdiği, başıma gelenlerden dış dünyayı  sorumlu tutup, herşeyden nefret etme tavrı hayatıma ağır bir yağ kokusu gibi sinerdi.  O küskünlükle önümde ne yollar belirirdi, ne kapılar açılırdı. O zamanlar benim yaptığım masumca bir seçim yapmaktı: Kabul et, affet ve yaşa. Bu seçim dışındaki herşeyin beni kendi kişisel cehennemime götüreceğinden emindim. Şimdi dönüp baktığımda, bilinçsizce verdiğim bu kararın beni daha yukarılara taşınıdığını görüyorum. Bundan sonra inmek, çıkmak; yine benim elimde…

Aslında herşey bizim elimizde… Zincirleri kırmak, döngülere dur demek, hataları loop’tan çıkarmak, hatta dünyayı kurtarmak…  Ve tüm bunlar olurken kendimizi ciddiye almamak. Çünkü,

“Tüm bunlar daha önce yaşandı ve tekrar yaşanacak…”