Author Archives: annebabacocuk

BUGÜN O GÜN!

Standard
Dibe vurduğun zamanlar, hayatının en önemli, en kıymetli dönemleridir; bunu unutma.
Ancak o zaman ruhun konfor alanından çıkar ve kendini dönüşüme zorlar. Alışageldiğin günlük akış hissettiğin mutsuzluktan dolayı işkence haline gelir, hergün gördüğün yüzler bulanıklaşır, dinlediğin müzikler tınısını, yediğin yemekler tadını yitirir. Dış dünyanın her türlü duygusal ve tinsel katkısından uzak; kendinle kalırsın. “Sen” ve acındır odak noktan.
Ne kadar şanslısın! Hiç olmadığın kadar “özüne” yakınsın! Hiç dokunmadığın kadar ona dokunup, kendine şefkat gösterebilirsin. Kendine sevgi sözleri söyleyerek, dönüşümün ilk adımını atabilirsin. Dünyanın sana nerede haksızlık yaptığı gibi saçma bir ilüzyon yerine, nerede hayallerini yanlış kurduğunu düşünerek, düşünme şekline format atabilirsin.
Zihninin yanılgılarını ruhunun bilgeliği ile susturabilirsin.
Unutma, acı en güçlü dopingdir. En yüksek sıçrayışın için kalk! Ne kadar yükseğe çıkabildiğini görünce, bir daha aşağıya inmek için bahane bulamayacaksın. Hayatın küçük “an”larına tutunup, ilüzyonlardan uzak olacaksın.
Kalk! Bugün O gün!
jump
Reklamlar

Geçen yıla dair…NEDİR Kİ İNSAN?

Standard
Yeniyi sevenlerdenim, ondan korkanlardan değil. Yeni ev severim, bu yüzden sıkça ev değiştiririm. Yeni şehir severim, mobilitemiz sınırsız, taa Shanghai’a bile gittiğimiz hesaba katılırsa. Yeni dua severim, ortaokulda zorla öğretilen Arapça olanları değil. Yeni arkadaşlıkları, yeni insanları severim; eskileri bağrıma basarken, yenilerden de kendime dair, hayata dai…r birşeyler öğrenirim. Yeni araba kokusu severim; arabadan dolayı değil, sadece o koku yeniliği hatırlatıyor diye. Yeni yılı severim, severim de garip bir şekilde yeni yılın ilk günü bana hep bir hüzün verir. Gerçi bugün yeniay Oğlaktaymış, Jupiter ile Lilith birbirine karşıymış, o yüzden benim gibi alık Balık olanlar pek bir etkilenirmiş, vicdan muhakemeleri su yüzünde oynaşır, iç dünyadaki girdapları harekete geçirirmiş. Yıldızların hayatımız üzerinde etkilerine kesinlikle inansam, hatta bu konuda eğitim almaya başlamış olsam da, benim muhakemelerim bu yaşıma kadar hiç bitmedi ki; Jupiter ile Lilith olsun sorumlusu bugün için. Geçen yılın muhakemesini oturup yapmadım; çünkü her gün zaten yapılmış hesapların  yılsonu sağlamasını yapasım gelmedi. Ama biliyorum ki, çok şey öğrendiğim, dönüştüğüm bir yıl oldu.
Düşünülenin aksine, çocuklar annelerinden öğrenmiyor; anneler çocuklarından öğreniyor çoğu zaman. Kızımın ben öğrenirken gösterdiği sabır ve hoşgörü bana ilham oldu; ona hakettiği özgürlüğü, ruhunun genişlemesi için ihtiyacı olan alanı tanımak için kendime geride durabilecek teslimiyeti diledim. İnsanın geride durabilmesi sadece çocuğuna kendini bulma fırsatı sunmakta değil, hayatın her alanında ne önemliymiş. “Haydi atıl kurt” tarzında bize yıllarca verilmiş gazdan ayağını çekip, hayatın üzerine durgun sulara sırt üstü uzanır gibi uzanınca, enerji tasarrufu maksimumda, iç sukunet en yankılananından oluveriyormuş.  Hayatın içinde akmak, akıntıyla ya da ona karşı atılan kulaçla değil durağanlıkla daha bir sakin oluyormuş.
Ben teslimiyeti bilmezdim. Yogaya burun kıvırır, meditasyonda üç dakika oturamazdım. Hızlı tren gibi uçan bir zihnim, nefes aldığımı farketmeyen akciğerlerim, hareketi sevmeyen kaslarım vardı.  2013 bana bu bildiklerimin hepsinin şartlanmadan ibaret olup, bildiğimi sandıklarımın aksini göstermede  bana müthiş bir ayna oldu.  Farkındalığın tadını, sessizliğin şifasını, ruhun yolculuğunun rotasını bana öğretti.  Ve hayatta ne yapıyor olursam olayım; ister kurumsal hayatta deli bir tempoda koşturayım, ister Tibet’te bir manastırda meditatif bir halde günlerce oturayım, her koşulda kendim ile, öz ile bağlantıda kalabileceğimi kulağıma fısıldadı. Çok da ruhani sanmayın beni. Yemeye içmeye, gezmeye, tozmaya, çılgınlığa, dedikoduya, masaüstü oyunlarına, kitaplara, filmlere, hikayenin her türlüsüne bayılan bir dünyalıyım. Hatta en hasından dünyalıyım. Üzülürüm, ağlarım, gülerim, bozulurum, küserim zaman zaman. Ama artık biliyorum ki bunların hiçbirine çok önem yüklememek, hepsine aynı mesafededurabilmek  lazım. Çünkü demiştim ya birkaç gün önce de yeni gelen yıla dair: Bu da geçer yahu….
Kısaca, 2013 benim için gerçek dostları öğrenme yılı da oldu. İnsan insanın bazen yakıtı, bazen zehridir. Bana gerçeklikleri ile yakıt olan harika dostlarımın varlıklarını hissettim bu yıl. Gönül gönüle teğelleniyormuş; sıkılaştı bağlarımız ve ben bunun için minnettarım. Dost görünenlerin hayatımı terk eylediği de bir yıldı aynı zamanda.  Dönüşümümde katkıları oldukları ,vazgeçebilmenin zor dersini  önüme koydukları için onlara da minnet duyuyorum. Yolları açık olsun…
2013’te yoga eğitmeni oldum, ders verdim, öğrencilerimden kendimi, kızımdan anneliği ve insanlığı  öğrendim. Yeni dostlar edindim, eskileri ile yol haritası çizdim. Yeni işe başladım. Uzak bir şehirde birkaç ay yapayalnız kaldım: özlemi, kendibaşınalığı hatırladım. Astroloji kursuna başladım, yıldızların hayatımızdaki izdüşümlerini gördüm. Hepimizin kocaman bir evrende görünmeyen bağlarla bağlı olduğunu hissettim.  Yeni kitabımı yazmaya, söyleyemediklerimi söylemeye  adım attım.
2014’te hayatın beni taşıyacağı yerleri, duyguları; benim için, insanlık için hazırladığı müfredatı merakla bekliyorum.  Ayaklarımı gazdan çekip, lotus pozisyonunda kenetledim; hayallerimi zihnimden kalbime taşıdım, nefesimi en derininden aldım: Hazırım… Nedir ki insan, “bilinmez”  bir güneş gibi yükseldiğinde, küçücük bir gölgeden başka… Bilinmez bilinire dönüp batarken ufukta, gölgesi devleşir ama…
Bilebilmeye; içten, kalpten bilmeye, hatırlamaya, öğrenmeye niyet ediyorum… İyi seneler!
sun

Yalnızlık Senfonisi

Standard

lonelyYalnızlık… Şu anda başka bir ülkede, bilmediğim bir şehirde deneyimlediğim kocaman kara delik. Ya beni yutup büyütecek, ya da az biraz yok edecek.

Sabah sonbahar sarısının yaz sonu yeşili ile karıştığı büyük bir parka gittim. Yoga matımı geceden kalma ıslaklığın üzerine serdim, birkaç yoga pozuyla kendimle bağlantıya geçebilmek için. Başımı yere koyduğumda fark ettim ki, yalnızlık eğer bir tercih iseanne karnı gibi huzurlu, zorunluluksa hapishaneden farksız. İş dünyasının beni mecbur ettiği bu dönemki yalnızlık, beni çok rahat ettirmiyor; bir sıkıntı, bir huzursuzluk zerk ediyor damarlarıma. Madrid’in kolay yaşanası hallerini, akışkan hayatını kollarımla saramıyorum bir türlü. Çünkü sevdiklerimden uzağım. Çünkü insan alışkanlıklarını üzerinden çıkarıp bir giysi gibi, kenara koyamıyor. Oysa Istanbul’un baş döndürücü hızı ve kalabalıkları içinde bazen yalnızlık için dua ederdim. Evdeki gürültüden kaçmak için, odama çekildiğim zamanlarda bile yaknız olamamaktan şikayet ederdim. Şimdi ise yalnızlığı sevemiyorum. Evime, aileme, en çok da kızıma duyduğum özlem ile boğuşup, yalnızlığın nefes aldırıcı hallerini göremez oluyorum.

Bedenim çocuk pozunda, başım yerde bunları düşünürken, birden etrafımı ördekler sardı. Yeşil başlı, anne, baba, çocuk ördekler. Sabah yogama eşlik etmeye ve belki de “Hayat mucizelerle doludur” demeye gelen Tanrı’nın güzel varlıkları… Oturdum ve onları izlemeye başladım. Hapishane gördüğüm yalnızlığıma eşlik etmekte olan bu güzel hayvanlara varlıkları için şükrettim.

Sonra fark ettim ki, hep başkalarına bağımlıyım bu dünyada.  Sahip olma duygusuna öylesine sarılmışım ki, geçici bir “sahip olamama” hali bile tahribat yaratıyor. İnsan, kendine sahip çıkmadığı zaman yalnızlığı çekilmez buluyor sanırım. Ancak yalnızken “ego”muz parçalanıyor çünkü ancak o zaman tutunabileceği, beslenebileceği birşeyler yok. Yalnızlıkla başetmeye çalışmak ya da onu kabullenip, beslemek ve onun açacağı içsel kapılardan tek tek geçmek…işte bütün mesele bu.

İnsan kendi ile sohbet edemiyorsa, iç sesini kısmış, ruhunun kapılarını kapatmışsa; yalnızlığın aydınlık yüzünü görmüyor. Onun  hayat ve kendimizle ilgili en çok bilgiyi akıtan öğretmen olduğunun farkına varmıyor.  Bütün aydınlanmış insanlar yalnızlığın bu yüzünü görmüş, onu arkadaş yoldaş edinip, kendileri ve evrenle bağlantıya geçmiş olanlardır. Yıllarca bir başına mağaraya kapanan budist rahipler, yalnızlık sayesinde “bir”liğin ve aslında yalnızlık diye birşey olmadığının farkına varmıyorlar mı?

Ben kalabalıklarda kendimi unutmuşum. İşte bundandır Aziz Nesin’in tasvir ettiği her  yalnız insan gibi “gece yatağıma yattığımda, yüreğimin sesinden uyuyamıyorum”.  Yüreğimde başkalarını  geniş geniş ağırlarken, özsevgiyi daracık alanlara sıkıştırıyorum. Kendi kendime isyanımdır aslında yalnızlık. Unuttuğum özün başkaldırışıdır.

Tam bu aşamada Paulo Coelho’nun yazdıklarını hatırlıyorum ve sizin için kopyalıyorum:

“Yalnızlık olmazsa Sevgi de senin yanında uzun süre kalmayacaktır.
Çünkü Sevgi de göklerde dolaşıp canlılara başka şekillerde görünebilmek için dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Yalnızlık olmazsa bitki veya hayvanlar hayatta kalamaz, toprak ürün veremez, sanatçılar yaratamaz, işler çoğalıp başka işlere dönüşemez.
Yalnızlık Sevgi’nin yokluğu değil, tamamlayıcısıdır.
Yalnızlık birlikteliğin yokluğu değil, ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır.”

O zaman yalnızlığın öğretilerine hayatımı sonuna kadar açmaya niyet ediyorum.  Derin bir nefes ve:

NAMASTE!

Ey Sevgili Zaman!

Standard

time    Biriktiremediğimiz tek şey: Zaman…

En kıymetli ama en kıymet görmeyen şey: Zaman….

Zaman, peşinden bir ordu koşturur gibi topukladığında, onu bir yerinden yakalayıp  tutamadığımızda, hayatımızdan bir yıldız gibi  kayıp gitmesini görüp de ardından gözyaşı bile dökemeyecek kadar “onsuz” kaldığımızda; durmanın vakti gelmiştir.

Sevdiğimizle geçirdiğimizde yetmeyen, özlemlerde bir duvar gibi aramıza dikilen, kalıbı belli olmayan, geri sarılamayan, büyük güç: Ey Zaman, vay zaman…

Bugünlerde zaman yokluğu çekenlerdenim. Durup bir nefes alacak, hatta tuvalete gidecek lüksüm yok sanki. Varsa yoksa iş.. Malum yeni bir işe başlayınca insan, üzerine sağanak yağmur gibi yağan yeni bilgileri sindirmek için bolca zaman gerekiyor. Bolca zaman olmayınca ise sıkıştırılmış takvimlere koskoca işler sığdırmak gerekiyor. İşte o zaman benim ruhum da sıkışıyor.

Yoganın “an”ı yaşatan, şifayı bedene ve ruha zerk eden ellerinden, kurumsal hayatın dikenli tellerinin üzerine düşüverince, sudan çıkmış balığa döndüm ben. En sevdiğim sevgilim “zaman”la amansız bir mücadeleye girdim. “Var mısın, yok musun? Benim misin, değil misin? Bir durup durulacak mısın, peşinden mi koşturacaksın?” ikilemlerinde, tutup da bir sarılamadım kendisine.

O zaman tekrar farkına vardım, kıymetini bilemediklerimiz, eksikliğini çekmediklerimiz.

Şimdi özlüyorum ailemle kahvaltıları.

Uzanıp koltuğa bir film izlemeyi.

Arkadaşlarımla uzun sohbetleri

Hayatın basit güzelliklerini.

İçime dönüp, kendimle yaptığım sohbetleri.

Hergün meditasyon yapmak, insanın kendi ile bağlantıya geçmesi şart. Günde minimum yarım saat meditasyon önerilir. “Zamanım yok, çok yoğunum” diyenlere ise minimum 1 saat. Çünkü bu bağlantıya en çok onların ihtiyacı vardır. Çünkü en çok onlar kendilerine yabancılaşırlar.

Ey Plaza İnsanı! Bir ara ver ve ölümlü olduğunu hatırla. Bir nefes al ve sahip olduğun tek şeyin aslında içinde bulunduğun “an” olduğunu farket. Gözlerini kapat. Sadece 10 saniyeliğine ve içinde akan nefesi hisset. İşte o nefes sensin! RECONNECT! Şükret!

NAMASTE…

meditation

Ölüm, boşluk ve hiçlik üzerine…

Standard

Geçen hafta gazetede bir ölüm haberi gördüm. Bir tanıdığımın. Arkadaşım diyemiyorum çünkü öyle bir yakınlık yoktu aramızda.  Ortak bir yanımız vardı. Bir zamanlar aynı adama aşıktık. O adam da bana. Ben daha iyi olduğumdan değil, aşık olduğumuz adamın seçimleri kadınlardan yana olduğundan üstün gelmiştim bu aşk yarışında. O, büyük ihtimalle alışıktı bu yenilgilere, zor yolun yolcusu olduğundan. Herşeye rağmen beni evinde ağırlamıştı karlı bir kış akşamı. Bize güzel şaraplar ikram etmişti, güzel sohbetler eşliğinde. Başarılıydı, akıllıydı, iyi insandı.

Onun ölüm haberi soğuk su gibi çarpmıştı yüzüme. Sabah sabah gazeteden bana bakan gülen yüzü de benim şaşkınlığım kadar soğuktu büyük ihtimalle aynı saatlerde. Çok iyi tanımazdım onu, ama çok sarsıldım. Ölümün yakınlığı, zamansızlığı, beklenmedik anlarda beklenmedik köşelerden çıkagelme halleri, avaz avaz bağıran suskunluğu aklımın kocaman bir köşesine siniverdi o haberden sonra. Bir boşlukta yüzer oldum, aklım fikrim hep O’nda…

Düşündüm, düşündükçe işin içinden çıkamadım… Sonra bıraktım kendimi bir boşluğa, kocaman bir hiçliğe… Gördüm ki, insan aslında hiçken hatırlıyor gerçeği, hatırladıkça biliyor, bildikçe tekrar unutuyor. O hiçlikte, bedenin sadece bir adres olduğunu fark ettim. Gidenin sadece yeni adresini bize vermediğini. Ruhun ölmediğini, yaşam döngüsünün içinde başka sınavlara, başka yaşayışlara, başka hatırlama şekillerine yönlendiğini hissettim. İşte o zaman, O’na ruhunun içinde rahat edeceği yeni bir adres diledim.

Böyle acayip ruh hallerinde, düşünmeler ve hatırlamalar arasında gidip gelirken, hayatıma değişik bir şey girdi: Meditasyon. Aslında ilk kez girdi diyemem. Meditasyon benim için peşinde koştuğum ama pek yakınlaşamadığım bir sevgili gibi. Yıllardır denerim ona dokunmayı, kapısına kadar giderim ama içeri giremem. O mu beni buyur etmez, ben mi içeri girince olacaklardan korkarım, bunca zaman bilemedim. Ama geçen gün bir meditasyon çalışmasına dahil olduğumda, sonunda o kapı açıldı.

İçeride bir boşluk. Boşluğun ben, Ben’im boşluk olduğumu ve bu ikilinin muhteşem bir uyum içinde “hayat” olacağını tahmin bile edemezdim.  Oysa bize öğretilen anlamlarda boşluk pek de pozitif bir şey değil… İçi boş olan şeyleri sevmeyiz bizler. Herşey dolu dolu olsun isteriz. Boşu doldurur, hatta taşırırız, sonra da hayıflanırız. Boş boş duramayız, boş kafalıları sevmeyiz, içimizdeki boşluğun tınısından şikayet ederiz. Çünkü hatırlamayız boşluğun bizi anlamlı kıldığını; boşluk olmasa bizim fiziksel bedenimizin bile bir ağırlığının olmayacağını.

Primordial Sesler Meditasyonu sayesinde ben bu boşluğa girdim. Bedenim kalmadı, dünya kalmadı, düşünceler silindi, sesler boşluğun dışında rahatsızlık vermeyen uzak vızıltılar gibi kaldı. Zaman dışarıda akmaktaydı ama o boşlukta ne zaman vardı, ne benlik. Tam bir bütünlük hali, tam bir evini bulma hissi, gerçek bir aidiyet hakimdi o 15 saniye gibi gelen 15 dakikaya.

Eğitmen “İnsan meditasyon halindeyken boşlukta olduğunu bazen sadece boşluktan dönünce anlar” dedi ben boşluktan dönmüş olmanın şaşkınlığını yaşarken. O kapı sonunda açılmıştı. “Peşinden koştuğum”, peşini bıraktığım öylesine bir anda, beni kucaklamıştı. Ve o kucaklama benim için gerçek bir farkındalığın aşkını zerk etti kanıma.

Anladım ki insanı her türlü bağımlılıktan, değersizlik hissinden,  ezici egodan, “ben”merkezcilikten kurtaracak şey bu meditasyon denen sır. Ve sır içimizde, o boşlukta.

Boşluk… Ölümün var olmadığı, hiçbirşeyin anlamının kalmadığı muhteşem hiçlik sahası….

İşte o boşlukta O’nun ölümü kalmadı. Yenisinin doğumu da… Ben kalmadım… Siz de…

Doldurulamayan o boşlukla hergün randevum var artık… Umarım siz de oralarda olursunuz bir gün ve birbirimizi görmeden, sadece “bir” olduğumuzu hissederek selamlaşırız…

medi

Bir deli yazı…

Standard

Bugün yoga yaparken deli deli şeyler geçti aklımdan; bir türlü anda kalamadım; esneyen bacaklarıma, uzayan omurgama odaklanamadım. “Ne delice düşünceler bunlar” derken, bu sefer aklım deliliğe kaydı. Deliliğin binbir türlü hali geçti gözümün önünden. Sahi insan neden delirir diye düşünür oldum.

Farkındalığın ileri boyutu deliliğin kıyısına vurmak mı acaba? Bir Arap atasözünün söylediği gibi “insana bilinmeyenleri bilme yetisi kazandıran” bir tepeden inme durum mu? Anlamadığımız, hakim olmadığımız şeylere delilik diyoruz belki de.  Zihnin sınır ötesi seyahat yapıp, normal diye  bilinenin dışına çıktığı, bilinmeyene yol alıp, şaşırdığı durumlara deli etiketini yapıştırmadığımız ne belli? İnsanoğlu bilmediğinden korkuyor malum, olağandışını yadsıyor, iki adım geri kaçıyor. Belki azıcık bıraksak kendimizi, bir delilik denizine salsak zihnimizi, bileceğiz bilmediğimizi, göreceğiz görmediğimizi. Ama o zaman etraftakilerden uzaklaşacağız adım adım, sonra dışında kalıvereceğiz çemberin ve parmakla gösterilen, ufak ufak uzaklaşılan “deli” olup, çıkacağız.

Erasmus’un deliliğe övgüsü vardır. Şöyle der:

Gerçek bilgelik deliliktir. Kendini bilge sanmak da gerçek deliliktir.

Öyle kolay iş değil delilik. Herkesin harcı değil. Boşuna korkmuyoruz ondan. Ona yaklaştığımız anları kovalıyoruz.

Deliliğin en normallerin bile hayatına sızdığı en bilindik durum AŞK bence. Aşk insanın en özgür, en dizginlenemez, en kimyası bozuk duygusu. Deliliği rehabilite edebiliyorlar da, aşkı edebiliyorlar mı? Yok; çaresi yok. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Romeo ile Juliet deli değil de ne? Dağları delmek; ölü numarası yapmak için zehir içmek akıllı insan işi mi? O halde aşka hürmet ediyoruz da, delilikten neden korkuyoruz? Belki de çok da kötü bir şey değildir delilik hali.

Paolo Coelho’nun çok sevdiğim romanı “Veronika Ölmek İstiyor”da şöyle bir hikaye vardır:

” Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. kuyunun suyunu kim içerse delirecektir.

Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Sadece  kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabi kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralını emirlerini saçma bulur uygulamazlar.

Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki “Gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.”

Ve öyle yaparlar. Kral ile kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur.

Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir ama kral ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.”

Sahi kimin deli, kimin normal olduğunu nereden biliyoruz? Delilerin bilge, bizim cahil deliler olmadığımız ne malum? Çoğunluk neyse, doğrunun “o” olduğu gibi bir yanılsama insanoğlunun en büyük yalanı mıdır?

En başta söylemiştim, “deli deli düşünceler geçti aklımdan” diye… O yüzden bu yazıda aradığınız aklı, mantığı bulamazsınız. Yazı bir yere bağlanacak sanıyorsanız da, hayal kırıklığı yaşayacaksınız. Çünkü delilik dediğin şeyin varış istasyonu yoktur. Akar gider, yolsuz, yönsüz, sonuçsuz.

Bir deli yazı işte. Sorar, sorgular, az biraz delirir, belki delirtir.

deli                   deli2

DOĞUMGÜNÜ NEFESİ

Standard

Bugün benim doğumgünüm.  Sanırım herkesten ve kendimden çok anneme özel bir gün.

Anne olunca anladım ki senin için dünyanın en değerli varlığına can verince, o günü hatırladıkça gözlerin doluyor. O ilk tanışma hiç unutulmuyor. O ilk koklaşma hayatın tüm boşluklarını dolduruyor. Yaşlansan da önemsizleşiyor  yüzündeki çizgiler, geçip giden günler, kaybolan fırsatlar, yok olan düşler…

Bugün benim doğumgünüm. Aslında günlerden herhangi bir gün, aylardan baharın en güzeli. Yıllardan 37.si dünyaya merhaba deyişimin. Bakıyorum da, yolun yarısını geçeliberi, çok daha hızlı öğrenir, gördüklerimi daha net, duyduklarımı daha keskin duyumsar olmuşum. Belki yeni yeni büyür, sözümü kendime geçirir olmuşum.

prayerBugün benim doğumgünüm. Kutlamak yerine  şükretmeyi  planladığım bir  gün.  Dolu dolu nefes alabildiğime, kızımla koşup oynayabildiğime, sevebildiğime, sevildiğime, bedenimin beni en sağlıklı şekilde taşımasına, ruhumun ufak tefek çiziklere rağmen berrak kalmasına, zihnimin oyunlarını rafa kaldırıp benle dost olmasına şükredip, teşekkür edeceğim bir gün.

Bugün biliyorum ki hayatta herkesi memnun etmek mümkün değil; kaldı ki şart da değil.

Bugün biliyorum ki sessizliğin kıymetini hiçbir kelime açıklayamaz; durgun sulara atılan taşlar dibe çökünce sular yine durulur.

Bugün biliyorum ki kalbin açık, ruhun temizse; en güçlü kötü niyetler bile toz olur uçar; bugün olmazsa yarın sadece güneş sızar içine.

Bugün biliyorum ki, iş güç hayat içindeki küçük araçlar, asla amaçlar değil. Asıl mesele kartvizitin değil, kazandığın para hiç değil, duyduğun sevgi ve minnet. En başta kendine, sonra hayatın barındırdığı tüm güzelliklere .

Bugün biliyorum ki karma diye bir şey var ve ben geçmiş hayatımda iyi birşeyler yapmış olmalıyım böyle bir hayat ile ödüllendirilmiş olmak için.

Bugün biliyorum ki geçmişte yaptığım, muhtemelen gelecekte de yapmaya ara ara devam edeceğim ahmaklıklarıma rağmen, ben değerli bir kadınım.

Bugün biliyorum ki sevgiden öte bir güç, affetmekten daha etkili bir ilaç, içine açılandan büyük bir pencere yok.

Artık hayata gelme amacımı bildiğim, sessiz kalabildiğim, hırslarımı dizginleyebildiğim, dinlemeyi konuşmaya tercih ettiğim, anneliğin tadına vardığım , kendimi akışa teslim edebildiğim bir yaştayım. “Şimdi”nin kucağında hala kundaktayım.

Hayata bana yeni bir yaş daha kattığı için sonsuz kez teşekkür ediyorum. Bu yeni yaşı onurlandırmak için bedenim ve ruhum için sıkça yoga yapıp, zihnimden çok kalbimi dinlemeye devam edeceğime, sevgimi cömertçe sunacağıma, haklı olmaktansa mutlu olmaya özen göstereceğime, yerimde saymayıp kendimi geliştireceğime, öğrenmeye aç, öfkeye tok kalacağıma dair kendime söz veriyorum.

Namaste.

Namaste