BAŞÖĞRETMEN: HAYAT…. ÖYLE Mİ?

Standard

Hayat ne büyük bir öğretmen! Tam “Ben huzurluyum, kendimi buldum, keyfim yerinde!” diyorsun, o “Sen dur bakalım, ben seni güzel bir kazık ile karşı karşıya getireyim  de, o meditatif, o Nirvana modunda kalabiliyor musun?” deyiveriyor! İşte o zaman ne lotus pozu kalıyor, ne “Şimdi” felsefesi, ne “Evreka, evreka” diye sevinebiliyor insan. Hoooop aşağıya düşüveriyor.

Tabii ki ideali bu değil. Olması gereken, “Bir ben var benden içeri, haa dışarısı mı, umrunda değil!” demek, diyebilmek. Şu anda kalıp, dünyevi oyunların, aldatmacıların parçası olmamayı seçmek.

Ancak malesef ben o kadar ermedim. Kendimi buldum derken erdiğime delalet değildi zaten bu sözler. Yeni yeni meditasyonu sever, yogayı yapar, içime dalıp çıkar olmuşum. Ama “Şimdi”nin efendisi olamamışım. Kolay bir şey de değil zaten, öyle size ahkam kestiğime bakmayın. Aman şimdiye tutunun falan yazdım ya, ben çok becerebiliyorum sanmayın. Yapamıyormuşum. Az önce “şimdi”den tepetaklak aşağıya yuvarlandığımda bir kez daha gördüm.

Efendim, bu akşam beni “Şimdi”nin huzurlu kucağından çekip alan “iftira” kostümünde bir kazık.  İftira nedir? Birine yapmadığı birşeyle ilgili suç yükleme, karalama. Aslı astarı olmayan söz dizimi. TCK’nin 265’inci maddesi diyor ki “iftira düzenlenmiş suçtur”. Calvino demiş ki “İftiranın en kötüsü insanın aklına uzak olanıdır.” İşte ben de bu cinsten birşeyle karşılaştım birkaç saat önce. Kocaman bir şok olma hissi her yanımı sardı önce. İlk şoktan sonra artçı şoklarla devam etti hayat bir süre.  Evde ağır iftira havası. İlker’e anlatıyorum, aklı almıyor. Anneme söylüyorum “Allah, Allah, ne şimdi bu?” diyor. Kuyruğunu kovalayan kedi gibi dolandım durdum, kendisi hakkında konuştuğum iddia edilen arkadaşımı arayıp, konuyu anlamaya çalışayım dedim ama malesef konuşamadım. İftira denen yedi başlı kazıkta en büyük problem o başların kimliğini bilmemek, yani çatabileceğin bir muhattap bulamamaktır ki şu anda benim karşı karşıya olduğum durum da bu.

İki saat dellenip, esip, coştuktan, sinirlerden sinir, ağlamaktan ağlama beğendikten, “bu neden benim başıma geldi?” payetli “acınacak insan” kostümünü giydikten sonra; derin bir nefes aldım. Aklıma geçenlerde Eckhart Tolle’un kitabında okudugum bir hikaye geldi.

Hikaye Zen ustası Hakuin ile ilgili. Hakuin, Japonya’da yaşadığı kasabada çok saygı duyulan ruhani bir lider. Birgün komşusunun ergenlik çağındaki kızının hamile olduğu haberi yayılıyor.Öfkeli anne baba kıza bebeğin babasını sorduklarında, kız Usta Hakuin olduğunu söylüyor. Sinirli anne baba Hakuin’in yanına gidip, kızdan duyduklarını anlatıyorlar bağıra çağıra. Hakuin sakince bakıp, sadece “Öyle mi?” diyor.

Skandal bütün kasabaya yayılıyor. Üstat ününü kaybediyor. Artık kimse ziyaretine gelmiyor ama bu onu etkilemiyor. Çocuk doğduğunda, bebeği Hakuin’e getirip “Babası sensin, sen bakacaksın” diyorlar. O da bebeğe sahip çıkıp, sevgiyle ilgileniyor.

Bir yıl sonra kız anne babasına bebeğin gerçek babasının aslında kasap dükkanında çalışan çırak olduğunu itiraf ediyor. Büyük mahcubiyet içinde Hakuin’in yanına gidiliyor, af dileniyor. Anne baba  “Çok üzgünüz. Kızımız bebeğin babasının sen olmadığını itiraf etti” diyor. Hakuin itirazsız bir şekilde bebeği onlara uzatırken sakince soruyor: “Öyle mi?”

Hakuin yalana, doğruya, kötüye, iyiye hep aynı şekilde karşılık veriyor. ÖYLE Mİ? Echart şöyle diyor: “Hakuin, andaki durumun olması gerektiği gibi şekillenmesine izin vermekte, iyi yada kötü diye tanımlamamakta, dolayısıyla insanların oynadığı bu dünyevi oyunun bir parçası haline gelmemektedir. Ona göre sadece şu an vardır ve şu an olması gerektiği gibidir. Olayları kişiselleştirmemektedir. Kimsenin kurbanı değildir. Sadece başınıza gelenlere direndiğiniz zaman olanların merhametine kalırsınız ve o zaman mutlu yada mutsuz olacağınıza dünya karar verir”

Ben Hakuin değilim; onun kadar aydınlanmış bir ruhum yok. Aydınlansın diye kibrit çöpleri ile minik ışıklar yaratmaya çalışıyorum kendimce. Ne kadar yol alırım, bilinmez. Ama sakinleştikten, egomun acısını dindirip, eline bir lolipop verdikten sonra vardığım sonuç şu: “Bu iftirayı her neden ve nasıl ve her kim yada kimler bir post-it gibi üzerime yapıştırdıysa, hayatın buna dair bir sebebi vardır.”  Bunu kabullenmek kolay değil. Ben de bir hap gibi alıp, yutup, tamam şimdi modum değişti demiyorum. Ama kendimi olanın ve olacağın akışına teslim ediyorum. Bunun beni belki bilmeden zaten götürmüş olduğu yada götüreceği hayat kıyılarını kabul ediyorum. Sevenlerimi, sevmeyenlerimi, konuşacak konu kıtlığında başkalarını meze gibi masaya koyup, kolayca tüketenleri, alakasız bir lafı allayıp pullayıp bambaşka şekillerde lanse edebilenleri, sevgi dolu olanları, öfke ile kavrulanları, herkesi ve herşeyi ve en başta kendimi affederek, kabulleniyorum.

Saatler sonra sonunda yine vakitlerden “Şimdi”, mevsimlerden bahar….

“Öyle mi?” … Öyle olsun….

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s